BURADASINIZ: Ana Sayfa Haftanın Köşe Yazıları
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ARA

İsa Yar

Haftanın Köşe Yazıları

Kitapların hatırını soran var mı?

E-posta Yazdır PDF

Teknolojinin yaşamımızın her alanına müdahale ettiği bir zamanda yaşıyoruz. Bilgisayarın yaygınlaşması, internetin ortaya çıkmasıyla birlikte, kitaplarla olan bağımız zayıfladı. Bu bağ her geçen gün inceldikçe inceliyor ve kopma noktasına doğru gidiyor. Kitapların baskısı bin olmasına rağmen, tozlu raflarda uzun bir süre okuyucusu tarafından keşfedilmeyi bekliyor. Son yapılan bir araştırmaya göre, gençler arasında kitap okuma oranının yüzde on ikilere kadar düştüğü görülüyor. Bu araştırma, durumun vahametini açıkça ortaya koyuyor.

Lise ve üniversite gençliğinin zamanının büyük bir bölümünü televizyonun ve internetin başında geçirmesi, kitap okuma oranının bu kadar düşmesinin en önemli, belki de birinci sebebidir. Eğitim düzeyi yükseldikçe, okuryazar oranı arttıkça, kitap okuma oranı azalıyor. Bu durum, eğitim sistemimizin ciddi bir eksikliği olarak gözüküyor. Kitap okuma oranının her geçen yıl azalması karşısında, yetkililerin herhangi bir tedbir almamış olması oldukça düşündürücüdür.

Kitap fiyatlarının bir çay ve simide denk düşecek kadar düşük olması bile kitapların satışına yansımamıştır. Nüfusu seksen milyona dayanan, bunun büyük çoğunluğunun genç nüfustan müteşekkil olması ve aynı zamanda yirmi milyonu bulan öğrencisi olan bir ülkede, en değme edebiyatçıların bin adet basılan kitaplarının raflarda aylarca satılmayı beklemesinin izahını yapmak oldukça güç.

Yeni nesil edebiyattan habersiz bir şekilde yetişiyor. Birçoğunun, önemli edebiyatçılardan ve onların ortaya koyduğu ürünlerden haberi bile yok. Yeni nesil, hiçbir emek sarf etmeden, usta çırak ilişkisini yaşamadan, oturdukları bilgisayar ekranının karşısında çokbilmişlik havalarına girerek yazarlığa, şairliğe soyunuyor. Kimseyi de beğenmiyorlar, eleştiriye tahammülleri bile yok. Türk edebiyatının önemli bir isminin gençlerle yaptığı dar kapsamlı sohbetlere bazen şahit oluyorum. Gençlerin tavır ve davranışları beni oldukça şaşırtıyor. Seksen ve doksan kuşağı gençliğinde var olan saygı ve hürmetin, iki bin kuşağı gençliğinde bu değerlerin bir karşılığının olmaması, aksine saygısızlık olarak tezahür etmiş olması, insanı rahatsız ediyor. Gençlerin büyükleri karşısında kırk yıllık ahbap gibi davranması, karşısındakinin sözünü pat diye keserek lafa girmesi aynı zamanda patavatsızlık yönlerini de ortaya koyuyor. Geçtiğimiz aylarda Türk hikâyeciliğinin önemli bir isminin (ismini duyduğumuzda hâlâ hazır ola geçer, kendisiyle karşılaştığımızda yanında en fazla bir dakika durabilir ve bu sürede de terden sırılsıklam oluruz.) katıldığı ve büyük çoğunluğu üniversite öğrencilerinden oluşan gençlerin bu üstadımızın eserlerini hiç okumadıkları halde ukalaca davranmaları, saygı sınırlarını aşan davranışları karşısında şaşırıp kalmıştım. O gün, bu tür etkinliklere katılan, şimdi ise uzak duran çok kıymetli bir dostuma hak verdim.

Bu ülkede bir şairin, bir hikâyecinin, bir pop sanatçısı kadar değeri yoksa, o ülkenin geleceğinden endişe duymak gerekir. Kendi kültür değerlerimizi bir kenara koyarak yeni bir nesil yetiştiremeyiz. Böyle bir nesille bu ülkeyi ayakta tutmak, iddia sahibi yapmak imkânsızdır. Bu ülkede Türk edebiyatı, savaş yıllarında, yokluk yıllarında bile dünya düzenine karşı sözünü söylemiş, özellikle şairlerimiz bu işin öncülüğünü yaparak, Türk milletinin batı karşısındaki duruşunu ortaya koymuşlardır. Yeni nesle bu gerçeği aktaramadığımız, gençliğin Türk edebiyatının önemli isimlerinden habersiz olmalarından açıkça belli.

Bir grup arkadaşla; Türk şiirinin yaşayan en büyük şairlerinden birisi olan İsmet Özel ve Çağdaş Türk Düşüncesi üzerinde yaptığı çalışmalarla önemli bir boşluğu dolduran Prof. Dr. İsmail Kara'nın Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde iki yıldır devam eden derslerini takip ediyoruz. İsmet Özel'i tanıdığımız 1987 yılından beri aradan yirmi bir yıl geçmiş. Yine, Prof. Dr. İsmail Kara'yı takip etmemiz on beş yılı bulmuş ve biz hâlâ o ilk günkü heyecanla bu isimleri takip ve istifade etmeye devam ediyoruz.

Yirmi yıl önce yolu İsmet Özel'le, Prof. Dr. İsmail Kara'yla kesişenlerin bugün öncelikleri değişmiştir. İsmet Özel, bu kişiler için "şiiri değil, parayı seçtiler" demektedir. Bu değerli iki düşünce adamının derslerini bir avuç insanın takip etmesi, Türk edebiyatının ve düşüncesinin gittiği yönü acı da olsa ortaya koyuyor.

Yeni neslin kitaba olan ilgisizliğine inat, biz hâlâ yirmi yıl öncesinin heyecanıyla, kitapla olan dostluğumuzu sürdürüyoruz. Sahaflara uğruyor, önemli isimlerin eski baskı kitaplarını alıyoruz. Bunu yaparken de, ilk gençlik yıllarımızda yaşadığımız duyguları yaşıyoruz. Kitapların arasında zamanın nasıl geçtiğinin farkında bile olmuyoruz. Modern çağ, bütün güzellikleri yıkarak, her şeyi sıradanlaştırıyor. Kitapla olan dostluğumuzun yeni nesilde bir karşılık bulamaması, modern çağın bir hastalığı olsa gerek.

 

31/08/2010 Milli Gazete

 

Edebiyatta abicilik ve lobicilik üzerine

E-posta Yazdır PDF

Ömer Lekesiz Yeni Şafak'ta Pazartesi günkü yazısında "Aralık ayına dikkat!" diyordu. Gerçekten de Aralık ayı kış yüzünü iyici gösterip havalar soğusa da edebiyat ortamları açısından en sıcak aydır. Çünkü bir senenin muhasebesi ve dökümü yapılacak, yılın şairleri, hikâyecileri, yazarları belirlenip ödüllenecektir.

Çeşitli edebiyat dergileri, kültür sanat sayfaları ve kitap ekleri 2009'un "en"lerini seçmek için yarışacaklar.

Ömer Lekesiz bir yılın hülasası sayılabilecek değerlendirmelerde hangi abiye ne kadar yer düşecek yönlü kaygı ve tartışmaları da ironik bir şekilde dile getirmiş. Edebiyat ortamlarındaki ağabeycilikle tarikatlardaki şeyh-mürit ilişkisi arasındaki benzerliğe dikkat çekmiş.

Edebiyatta lobicilik tartışmasından sonra yoksa şimdi yeni bir tartışmayla mı tanık oluyoruz? Aslında "abicilik" her ne kadar edebi düzlemde tartışma literatürüne girmemiş olsa bile yıllardır şifahi yakınmalar şeklinde edebiyat mahfillerinde başat konular arasındaki yerini almıştır.

Bizim mahallede abicilik 80'li yılların hareketli düşünce atmosferinden bu günlere tevarüs eden bir aidiyet biçimidir.

İstenildiği zaman başta edebiyat olmak üzere her alana adapte edilebilmektedir.

Öyle sınıfları ikişer üçer atlayanlar grubundan olmadığımız için lobiciliğe yakın tarafımız hiç gelişmemiştir.

Biz ancak üç beş kişi bir araya geldiğinde saf düzeni alabilen bir topluluğuz.

Bundan dolayı abileri gözünde büyüten ve böylelikle abilerin gözünde büyüme hevesi taşıyan ilişki tarzları sosyal-kültürel ve politik hayatın her aşamasında sıklıkla kendini gösteriyor. Yani bizde bünyemize uymayan lobiciliğin yerini abicilik almıştır, diyebiliriz.

Lobicilikle abicilik arasında pratikte ne fark olduğunu merak edenler için hemen söyleyelim: Lobicilik, çıkar ortaklığına sahip grupların müşterek dayanışmasıdır ki bu kişilerin gölgeleri gövdelerinden daha çok yer kaplar. Hatta çoğu zaman gövdesi olmayan insanlar lobi imkânlarıyla gölgelerini insanların gelip geçtikleri dört bir yana yayarlar.

Oturdukları semtlerden, okudukları mekteplere ve vakit geçirdikleri mekânlara kadar kendilerine özgü kastlar oluştururlar.

Bankalar ve holdingler tarafından okşanıp desteklenirler.

Abicilik iki imkânsızdan bir mümkün yaratma çabasıdır oysa.

Hem abi, hem de abinin etrafında dolaşıp tezahürat yapanlar her iki taraf da olması gereken yere gelememiş, yerini yadırgayanlar taifesindendir. Böyle oldukları içindir ki, hep hoşnutsuz ve hep kaygılı ve endişelidirler. Daima mevcudun bir fazlasını isterler.

Koşullar ve şartlardır 'abiciliği' doğuran biraz da. Eğer bir toplumda çok kişiden bir kişi oluşturabilecek derecede yürek geliştirememişseniz bu çoklu kişilikler kendi şahsiyetlerini bir kişinin mevcudiyetinde yok etmeye kalkışacaklar ve ayakları yere basmayan şeyhler (abiler) uçma biliyor zannedilerek müritlerince uçurulacaklardır.

Kültür-Sanat sayfalarının ve kitap eklerinin ne denli abicilik sistemini beslediğini sanırım söylemeye bile gerek yoktur.

Şimdi 2009 yılını değerlendiren dergilerin özel sayılarına, gazetelerin kitap eklerine, televizyonların -eğer varsa-kültür sanat programlarına ve özellikle de edebiyat yıllıklarına bir bakalım, yukarıdaki yargılarımızı değiştirecek acaba ne tür gelişmeler olacak, hep beraber göreceğiz.

31/08/2010 Milli Gazete

 

Şehit ailelerine bu ne saygısızlık bu ne cüret!

E-posta Yazdır PDF

Uzun yazılar yazdım size şimdiye kadar. Sayfayı zora sokacak kadar uzun yazılar yazdım. Arkadaşlarım anlayışla karşıladılar.

Bu defa çok kısa yazacağım.

Yüreğimdeki yangının kimseye sıçramaması için kısa yazacağım.

Gün boyu tekrarlanan haber yüreğimi dağladı. O haber üzerinden kotarılan reklam dili beynimin hücrelerini imha etti.

Ne vakittir ekranlarda, radyolarda şehitlerimizi olabildiğince yakın plan hikâyeler üzerinden uğurluyoruz.

Hikâyeler yakın plan lakin dilleri olabildiğince uzak. Empatiden uzak, acıdan uzak.

Şehit ailelerinin inciten bir dil var ne vakittir. İnciten, imha eden, nesneleştiren bir dil var. Acılarını kanırtmaya çalışan bir dil.

Haberi duydunuz. Ne ki dikkatinizi çekmedi.

Haber şu:

AİLEYE GİYECEK YARDIMI

Bir portakal bahçesinde bekçilik yapan, aynı bahçe içindeki briketten yapılmış 2 odalı gecekonduyu andıran evde yaşayan ve yoksulluk çeken şehidin ailesine giyecek yardımı yapıldı. Kozan Belediye Başkanı Ak Partili Kazım Özgan'ın talimat verdiği Zabıta Müdürü Mutlu Dağlı tarafından evlerinden alınan aile üyeleri, saat 24.00 olmasına karşılık, özel olarak açılan bir mağazaya götürülüp, tepeden tırnağa giydirildi.

Dikkatinizi çekmesi için tekrarlıyorum: Saat 24.00 olmasına rağmen, insanlar evlerinden alınıyor sanki ertesi gün düğüne götürülecekler sanki ateş ocaklarına düşmemiş Belediye Başkanının "yardım aşkını" doyurmak üzere mağazaya götürülüyorlar.

Bu ne ayıp bir şeydir. Bu ne vahşettir. Fakir aileye cenaze töreni için kostüm mecburiyeti uyguluyorsunuz ve bunu haber yaptırıyorsunuz.

Hani sağ elin verdiğini sol el bilmeyecekti!

Belediye Başkanını takdir edeceğiz bu durumda öyle mi?

Acılı bir ailenin gece on ikide alış verişe zorlanması olarak okuyorum bu satırları.

Okuyorum ve kahroluyorum.

Fakirler ne vakittir hiçbir yere yakışmıyordu.

Tek yakıştıkları yer oğullarının cenaze töreniydi ne ki artık oraya da yakıştırılmıyorlar.

Gece on ikide apar topar tören için hazırlanıyorlar.

Birkaç ay önce ayağına giyecek ayakkabısı yoktu komutanın emriyle terlik alındı diye haber yapılmıştı bir acılı anne.

Tutmuştum kendimi o sıra.

Bu defa tutamıyorum.

Kalbi olanları, şehit ailelerini nesneleştiren bu dile itiraz etmeye çağırıyorum.

 

YENİ ŞAFAK

23/07/2010

 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Sayfa 1 - 4

SAYAÇ

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün79
mod_vvisit_counterDün92
mod_vvisit_counterBu Hafta268
mod_vvisit_counterÖnceki Hafta664
mod_vvisit_counterBu Ay770
mod_vvisit_counterÖnceki Ay2869
mod_vvisit_counterToplam31033

Şu An Sitedekiler : 12
Sizin IP 'niz: 38.107.191.107
,
Şua An: 2010-09-08 23:34

Duyurular

GÖRÜŞLERİNİZ

düşüncelerinizi...
"ZİYARETÇİ DEFTERİ"ne yazabilirsiniz...

?...

BAYRAMINIZ BAYRAM OLA... Ramazan Bayramınızı tebrik ederiz...?...


www.isayar.com isayar@isayar.com